Kör gecelerim-3 « Ufuk Media

16 Eylül 2021 - 18:43

Kör gecelerim-3

Kocasından ayrılan Banu kendine has, dağınık yaşıyordu. Bende yavaş yavaş arkasından sürükleniyordum.

Kör gecelerim-3
Son Güncelleme :

12 Nisan 2021 - 11:08

Adnan’ın bir çocuğu olmuştu yeni eşinden. Orada kalmıştık. Neslihan Arnem’e taşınmıştı, çok az görüşüyorduk. Zamanla daha da az görüşür olduk. Soysaldan aldığım para ile geçinmeye çalışıyordum. Aile benden çok uzaklaşmıştı. Böyle zorlu günleri yaşarken annemi de kaybettim. Turgut devamlı arıyordu. Ben Adanan’la çok mutlu olduğumu her şeyin yolunda olduğunu söylüyordum. Türkiye’ye tatile giden Neslihan Turgut’a her şeyi anlatmıştı. Bu kötü günleri yaşarken Banu benimle dost olmaya çalıştı. Tutunacak dalım yoktu. Banu ile takılıyordum, hayatın ucundan tutmayı bırakmıştım. Akşamları kâh barda kâh benim evde içki içiyorduk. Her şeyi unutabileceğimi sanıyor kör gecelerime isyan ediyordum. Bir gece Banu, “arkadaşım” dediği bir adamla geldi.

Kocasından 3 yıl evvel ayrılan Banu kendine has, dağınık yaşıyordu. Bende yavaş yavaş arkasından sürükleniyordum. Banu aracı olmuş, annem öldüğünde borç para alıp, annemin cenazesine gitmiştim. Bu ve benzeri borçlarım çoğaldı. Banu beni her gün bir yerlere götürüyordu. Kadınlar, adamlar, kahkahalar, iyice dağılmıştım. Adnan ne arıyor ne de soruyordu. Bir gün akşam evime geldi. Bana, “herkes senin hakkında kötü şeyler söylüyor, evlen biri ile bitsin bu rezalet.” dedi. “Sen mutlu musun Adnan?’’ dedim. Vurdu kapıyı gitti. Alkolik bir kadın olmuştum. Gecelerim sarhoş, gündüzlerim uyku ile bitiyordu. Gece-gündüz bir olmuştu. Bir gece Banu iki adamla evime geldi.

Çok sarhoştum Adnan’ı unutamıyor, beni eski bir eşya gibi atmalarını hazmedemiyordum. Bardakları kırıyor, intihar teşebbüsleri yapıyordum. O gün Adnan’ın bir bebeği daha olduğunu Banu geldiğinde söyledi. Bütün gün içtim ve sarhoş olarak Banu’ya kapıyı açtmıştım zaten. Gece yarısına dek tekrar içtim. Banu, “uykum geldi” diyerek bir odaya çekildi. Umurumda değildi. Ölmek istiyordum ama ölemiyordum. Banu uymaya gidince adam saldırmaya başladı. Boğuştuk. Kaç saat, kaç dakika bilmiyorum. “Banu” diye bağırıyordum. Can havliyle odasına daldım. Gördüklerim şuurumu yok etti. Banu adamla edepsiz şekilde, üstelik benim evimde… Uyuyordu sızmıştı. Tekrar dışarı çıktım, adam gitti sandım. Arkamdan saldıran adamı iteleyerek masadaki bıçağı kaptım ve sapladım. Neresine vurduğumu hatırlamıyorum. Son duyduğum ses Banu’nun çığlığı idi. Gözlerimi hastanede açtığımda başımda polis vardı. Alkol komasına girmişim. Sonrası ağır yaralamadan iki yıl hapishane. Yine kör gecelere mahkûm oldum. Alkol tedavisini hapishanede oldum. İsteğimle değil, devletin yardımı ile. Adnan ne aradı, ne sordu. Artık kaderle baş başaydım ve rast gele yaşıyordum. Ama hala eski günlerin anıları ve vefasızlıkları yakamı bırakmıyordu. Ölüme her defasında ramak kalıyordum ama ölemiyordum.

***

Hapisten çıkınca devlet bir göz oda verdi. Haftada 50 lira, artık bir hiçtim.  Neslihan’ın yolladığı 500 lira ile Türkiye’ye gittim. Tuğra ve Turgut’u çok özlemiştim. Uçaktan iner inmez çocukluğumun, güzel yıllarımın geçtiği cennetimi gezdim, sahilleri dolaştım. Annemi-babamı ziyaret ettim, özür diledim. Çünkü onları dinlemeden yapmıştım bu evliliği. Oysa üniversiteye gitmem için ne çok yalvarmışlardı. Aşk gözümü kör etmişti. Pişmanlıklarımla yüzleştim. Ne yüzle kardeşlerimin yanına gidiyordum. Anlamazlardı beni, anlayamazlardı yüreğimdeki fırtınayı. Göremezlerdi. Yürüdüm sahilde. Gecenin geç saatleri; korku, sessizlik, umurumda değildi. Pişmanlık yüreğimi volkanlar gibi yakıyordu.

Sahilde ağır, ağır süzülen bir tekneye bakıyordum. Adnan’la o gece birbirimize aşk sözleri fısıldadığımız anlar gözlerimde canlandı. Elim boynuma gitti, hala hediye ettiği kolyeyi bir an olsun boynumdan çıkarmamıştım. Narin bir çiçeği okşar gibi elimde okşadım, okşadım gözlerimden akan yaşları kalbimin acısından fark etmiyordum. Uzun yıllara rağmen neden unutamıyordum Adanan’ı. Denize yaklaştım, bırakmak istedim kendimi, gecenin karanlığında, derin uçsuz sularına. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Bilincim yavaş yavaş beni terk ediyordu. Bir adım kalmıştı, sonsuzluğa gözlerimi kapattım. Artık ölüme bir adım kalmıştı, ‘’Allahlım beni affet.” diyerek yürüdüm son adımı atmaya. Bıraktım kendimi denizin derinliklerine. Uyandığımda bir küçük oda da, bir odun sobası, bir balıkçı kulübesindeydim. Kimse yoktu evde. Masada bir şarap şişesi vardı. Üzerimde bir gömlek vardı. Doğruldum, hemen şişeye yöneldim. Bardağa şarabı doldurup nefessiz içtim. Bir daha doldurdum, bir daha içtim, bir daha içtim. Neden ben ölememiştim. Ne iyiyi, ne kötüyü düşünemiyordum artık. Sadece ölmek istiyordum. Kapı hızla açıldı. Bir adam içeri girdi, çok esmer orta yaşlı ve balıkçıydı belli. Bana yöneldi ve, ’’ölmek için sebeplerin çok galiba?’’ dedi. “neden kurtardın beni?’’ dedim. Adam, ’”gençsin, erken değil mi? Kimsenin uğrunda ölmeye değmez, çantan da pasaportun var. Nah şurada, kurumuştur. Dön git Hollanda’ya. Yeni bir hayat kur.’’ dedi. Sarhoş olmuştum. Kısık bir sesle, ’’benim için her şey çok geç, çok geç.’’ dedim.

***

Sabah oluyordu. Adam, “dikkatli ol. Masada bir şeyler var, ye. Akşamı bulur gelmem, korkma benden sana zarar gelmez. Akşam gelince konuşuruz.’’ dedi ve gitti. Kuruyan giysilerimi giydim. Dışarı çıktım, deniz kenarında oturdum. Kayalıkların arasında dolaşan yengeçleri seyrettim. Kimsesiz ve yalnızdım. Tutunacak dalım yoktu. Elin adamından ne beklentim olabilirdi? Uzaktan olsun bir kez kardeşlerimi görebilmek için can atıyordum. Ayaklarım beni muhitime sürüklüyordu. Dolaştım, dolaştım. Gece beni kimse fark edemezdi. Akıllarına bile gelmezdi. Geceyi bekledim. Karanlık basmıştı. Evimiz iki adımdı. Uzaklardan seyrettim evimizi, annemi babamı abilerimi hatıralarım, tatlı didişmelerimiz, babamın eve gelişi, Turgut’un düğünü, Tuğra’yı Ankara’ya yolcu edişimiz, annemin gözyaşları ile arkasından su dökmesi, sanki film gibi gözlerimden geçerken yüreğimdeki acı ciğerlerim sızlıyordu.

Bacaları tütüyordu. Bu nasıl bir kaderdi ki ben bu yaşamı yaşıyordum. Evden cıvıl-cıvıl çocuk sesleri geliyordu. Vazgeçtim, cesaretim yoktu. Onların yanına gidemezdim, hangi yüzle ne anlatırdım. Onlar için ben yoktum. Döndüm tekrar balıkçı kulübesine, kapıyı çaldım, elimle vurdum kapıya, kapı açıldı. Balıkçı, ’’gel bakalım, demek sevdiklerine ulaşamadın.” Dedi. İçeri girdim ama afalladım. Şaşkın korkak ve telaşla fırladım tekrar dışarıya ve koşmaya başladım. Koştum durmaksızın. Arkamdan biri de beraber koşuyordu. Turgut’tu koşan. ’’dur pınar, dur.” diyordu. Ve durdum aniden, çakılmıştım. Turgut yanıma geldi, şaşkındı. “nedir senin bu halin, ne hallere geldin Pınar?” dedi. Sarıldık sıkı-sıkı. Babam gibi kokuyordu. Hıçkırıklarımız tüm bedenimizdeydi, dakikalarca sarmaş-dolaş ağladık, ağladık. Sesim titriyor konuşamıyordum. Zorlayarak kendimi, ’’abi beni nasıl buldun?’’ diyebildim. Turgut, ’’e, be kızım ben denizciyim unuttun mu? Burası küçük bir deniz köyü, herkez birbirini tanır. Sefer abi de beni buldu. Sen onu tanımazsın ama, o seni tanımış. Tüm gün beni aramış, ben de haldeydim. Neyse, sen neden bu hallere geldin? Nasıl geldin? Hadi eve gidiyoruz, bunları bana anlatacaksın.’’ dedi. Çaresizdim, abim beni eve götürdü. İçeri girdim, mücella sanki dün ayrılmışız gibi, sardı sarmaladı beni. Fakat hiçbir şey eskisi gibi değildi. Kendimi sığıntı gibi çaresiz ve gereksiz buluyordum. Devamı bir sonraki haftaya dostlar.