
Türk Milleti’nin tarihi, yalnızca zaferlerin ve fetihlerin değil; en çok da zor zamanlarda gösterilen direncin, ayağa kalkma iradesinin ve yeniden var olma kararlılığının tarihidir. Bu tarih, bir milletin yalnızca kılıçla değil, karakterle, disiplinle ve kimlik bilinciyle ayakta kalabileceğini gösteren uzun bir yürüyüştür. Asırlar boyunca değişen coğrafyalara, dağılan devletlere, yıkılan başkentlere rağmen değişmeyen tek şey, Türk’ün zor zamanda aldığı o meşhur “kurt duruşu” olmuştur.
Bu duruşun kökleri, Orta Asya bozkırlarında kurulan ilk siyasi teşkilatlanmalara kadar uzanır. Büyük Hun hükümdarı Teoman, yalnızca bir komutan değil, dağınık boyları tek irade altında toplayan bir devlet aklının temsilcisiydi. Onun döneminde Türk, sadece savaşan bir topluluk değil; disiplinli ordu, hiyerarşik yönetim ve ortak kimlik etrafında birleşmiş bir millet olma yoluna girmişti. Mete Han’la birlikte bu yapı, sistemli bir devlet geleneğine dönüştü. Ordu-millet anlayışı, yüzyıllar boyunca Türk siyasi varlığının omurgası oldu.
Göktürkler döneminde bu kimlik daha da berraklaştı. Orhun Yazıtları, yalnızca taşlara kazınmış sözler değil, bir milletin kendi kendine verdiği tarihi bir derstir. “Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım” diyen Bilge Kağan, yöneticinin sorumluluğunu, milletin kaderini ve devlet aklının temelini açıkça ortaya koyuyordu. Burada dikkat çeken husus, inançtan ya da mezhepten önce gelen bir kavramın öne çıkmasıdır: Türk adı, Türk töresi ve Türk devleti.
Bu töre, Türk’ün nereye giderse gitsin yanında taşıdığı görünmez anayasaydı. Selçuklularla birlikte Anadolu’ya taşınan bu devlet aklı, yalnızca fetihlerle değil, idareyle, adaletle ve teşkilatlanmayla kalıcı hâle geldi. Büyük Selçuklu’dan Anadolu Selçuklularına, oradan beylikler dönemine uzanan çizgide Türk kimliği, parçalanmış siyasi yapılara rağmen diri kaldı. Çünkü devlet yıkılsa bile, millet dağılmıyordu.
Osmanlı Devleti, bu uzun geleneğin en büyük siyasi tezahürlerinden biri oldu. Altı asır boyunca üç kıtada hüküm süren bu yapı, yalnızca bir hanedanın değil, köklü bir Türk devlet geleneğinin ürünüdür. Ancak zaman ilerledikçe, devlet büyüdü; millet geri plana itildi. Yönetim dili değişti, kimlik silikleşti, merkezle halk arasındaki mesafe açıldı. Devlet ayakta duruyordu ama milletin adı yavaş yavaş görünmez oluyordu.
Ve sonra, tarihin en zor dönemlerinden biri geldi. Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu, işgal altındaydı. Ordular dağıtılmış, silahlar toplanmış, başkent fiilen kontrol altına alınmıştı. İşte tam bu noktada, Türk tarihinin o eski refleksi yeniden ortaya çıktı. Bir millet, imparatorluğun küllerinden ayağa kalkmaya karar verdi. Ne hanedan vardı artık ne de geniş bir coğrafya. Geriye kalan tek şey, adı silinmek istenen bir milletin var olma iradesiydi.
Mustafa Kemal Atatürk, işte bu noktada tarih sahnesine yalnızca bir asker olarak değil, bir millet mimarı olarak çıktı. Onun mücadelesi, yalnızca işgale karşı değil; kimliğini kaybetmiş bir toplumu yeniden millet hâline getirme mücadelesiydi. Erzurum ve Sivas kongrelerinde yükselen ses, bir inancın değil, bir kimliğin sesiydi: “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Cumhuriyet’in kuruluşu, Türk tarihindeki en büyük zihniyet dönüşümlerinden biridir. Artık tebaa değil, yurttaş vardı. Ümmetin içerisinde sahte olanlar değil, millet vardı. Eğitimden hukuka, dilden tarihe kadar yapılan her reformun temel amacı, Türk’ün kendi kimliğini yeniden tanımasıydı. Çünkü Atatürk çok iyi biliyordu: Devlet silahla kurulur, ama millet eğitimle yaşar.
Bugün üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen, aynı soruyla karşı karşıyayız: Zor zamanlarda nasıl ayakta kalacağız? Cevap, ne dışarıda ne de geçici ideolojilerdedir. Cevap, binlerce yıllık o devlet hafızasında, o törede, o karakterde saklıdır. Türk Milleti, tarih boyunca defalarca yıkılmış ama hiçbir zaman yok olmamıştır. Çünkü her yıkılışın ardından, bir yerlerde yeniden bir kurt duruşu alınmıştır.
Teoman’dan Atatürk’e uzanan çizgi, bir soy zincirinden çok daha fazlasıdır. Bu çizgi, devlet kurma yeteneğinin, zor zamanda toparlanma refleksinin ve kimliğini kaybetmeme kararlılığının çizgisidir. Bugün de mesele, güçlü olmak değil; zor zamanda güçlü kalabilmektir. Ve Türk tarihinin bize öğrettiği en temel gerçek şudur:
Türk Milleti, en zayıf göründüğü anda bile, yeniden ayağa kalkacak kudreti kendi içinde taşır. Çünkü bu millet, zor zamanda nasıl duracağını asırlardır bilmektedir.
Sağlığınız daim, vatan sevginiz hakim olsun.




