
Türkiye’de garip bir kesim var; her seferinde mutlaka bir sebep bularak ya da bir gerekçe uydurarak, bazen hepimize mantıklı bir izahla, bazen insan hakları gibi süslü kelimelerle, bazen uluslararası ilişkiler gibi soslu cümlelerle, ne yapıp edip ülkelerinin ve politikalarının karşısında olanları savunmak için bir yol buluyorlar.
Üstelik karşı olanların yani savunulanların sıradan ve iğrenç bir örgüt olması yahut bir devlet olması hatta uluslararası bir kurum olması bile bu tutumlarını değiştirmiyor. Her şekilde muhalif olmanın zevkini tadarak hayatlarına devam ediyorlar. Ahlaki ya da ulusal bir duruş gösterme zahmetine girmiyorlar.
Ne hikmetse, kurulmuş bir saat, kurgulanmış bir senaryo ya da daha alçaltıcı bir ifadeyle basit bir figüran gibi kendilerine birilerinin dayattığı rolü, küçük pahalar karşılığı belki de içlerinde hissettikleri aşağılık duygusunun bastırılmasına mukabil ücretsiz olarak yerine getiriyorlar.
Bu alt format düşünce seviyesi ve aslında düşük insanlık kalitesiyle herhangi bir ağırlıklarının olmaması gerekirken, çer çöpün su üstünde birikerek oluşturduğu çirkin görüntüye benzer bir kalabalıkla gündemi, toplumu -özellikle de sosyal medya üzerinden- kirletmeye devam ediyorlar.
Bu tuhaflığın en son versiyonunu Yemen’de alevlenen savaş üzerinden Husilere karşı göstermekten de çekinmiyorlar. Bir anda Şii bir yapılanmaya karşı oluşan tavrın anında mezhep savaşı olmaması gerektiğini ısrarla vurgularken, bu yapının uzun yıllardır Yemen’de uyguladığı mezhepsel politikaları, sürgünleri ve katliamları yok sayıyorlar.
Sünnilere yönelik bir katliam ya da soykırım ya da sürgün olduğunda görmezden geldikleri ama Şiilere yönelik bir engelleme harekâtını anında mezhep savaşı olarak lanse etmeyi çok iyi beceriyorlar. Yakın zamanda Irak’ta Suriye’de Lübnan’da benzerlerinin çokça sahaya sürüldüğü bu senaryo maalesef ülkemizde de bir kesim tarafından aptalca taklit edilmeye çalışılıyor.
İşin içinde Türkiye dış politikasına karşıtlık ve İran dış politikalarına taparcasına bir sahiplenme olduğunu bu tavırlardan çok net görebiliyoruz. Bu insanlara Türkiye’nin ne yaptığını ya da İran’ın ne vaat ettiğini gerçekten bilmiyoruz.
Fakat ortaya koydukları duruş kelimenin tam anlamıyla bir İranperestlik ve yine kelimenin tam anlamıyla mezhebe dayalı bir politik duruştan ibarettir. Sorulduğunda hepsi Sünni ama duruşları Şiiler. Bunu da ümmet olmanın gereği olarak lanse ettiklerinde sofra kurulmuş oluyor. Gelsin misafirler gitsin ev sahipleri, ikramlar ve izzetlerle sunulan hepimizi günün sonunda İran’a kul/köle yapma seansları!
İran’ı anladık, Irak’ta Şiileri anladık, Lübnan’daki Şiileri anladık, Suriye’deki Nusayrileri anladık, Yemen’deki Husileri anladık, fakat Türkiye’de yaşayan ve kendilerinin Sünni olduklarını iddia eden ve karşılarında ciddi ve gerçekten korkunç boyutlarda bir Şii mezhepçilik kavgasının verildiği bir ortamda bunu nasıl görmezden gelebildiklerini, akılların nerde tutulduğunu, ceplerinin nereye bağlı olduğunu, ellerinin kime biatlı olduğunu gerçekten merak etmek durumundayız.
Bunca yıllık İslam tarihinin şahitliği ile ortaya konulmuş olan İran’ın bugüne kadar ümmetin lehine tek bir adım atmamış olması gerçeği ve bunun yanında yakın tarihte yaşanan hadiselerle; fitne, fesat, kan, gözyaşı, soykırım ve felaketten başka bu ümmete hiçbir şey vaat etmediğini sağır sultanın bile bildiği ve duyduğu bir zamanda, hala hangi gerekçelerle, hangi saiklerle ve hangi vaatlerle, bu insanların İran’a taparcasına onların politikalarını hem de her alanda ve her yerde desteklediklerini anlamlandırmak, ne İslami ne de insani açıdan mümkün görünmüyor.
Kendilerini biraz insaflı olmaya davet etmek, biraz kendi ülkelerinden yana olmaya çağırmak, biraz insanlık ve İslamlık adına adil şahitlikler yapmaya davet etmek çok cevap bulabileceğini tahmin etmesem de yapabileceğimiz en temel çağrı olabilir.
Bir kere olsun gerek ümmetin umumundan gerekse kendi ülkenizin geleceğinden yana tavır koyun ve bir kere olsun şu İran’dan ve İran’ın politikalarından yüz çevirin de dünyaya başka bir gözlükle bakmaya çalışın belki, belki, belki farklı bir bakış açısına sahip olabilirsiniz.
Aslında konu ne İran ne Yemen ne Suriye ne Lübnan; konu insanların ait oldukları topraklara, ait oldukları ülkelere ve ait oldukları inançlara ne kadar yabancılaşabildikleri konusu ve bunun herhalde tedavisi olmayan bir hastalık olduğunu kabullenmek zorundayız.
Gelecek günler ne gösterir bilmiyoruz ama bu insanların kendi toplumları, ülkeleri ve kendi inanç grupları için risk oluşturacak kadar İran’a angaje olmuş olmaları gerçekten düşündürücü.




