Bir mana-yı mukaddes

Yayınlama: 04.05.2024
A+
A-

Rusya gibi büyük, Çin’in nüfusuna sahip ve ekonomisi Japonya’nınki gibi olan bir ülke hayal edin.

Böylesi bir ülke dünyada büyük güç olmaz mıydı?







Onun kaygıları ve çıkarlarına saygı gösterilmez miydi?







Birleşik Devletler kafası estiğince dünyayı dev ve azametli bir heykel gibi tek solukta ezip geçebilir miydi o zaman?

Büyük bir bedene sahip olmak, büyük bir güç olmada önemli bir etkendir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş dönemine kadar Müslüman dünyası hiç bir zaman büyük bir güçten yoksun kalmamıştır. Bugün ise Müslüman ümmeti kendisini; zayıf, bölünmüş, hakir görülmüş ve başkalarının idaresi altında bir durumda bulmuştur. Açıkçası, İslami bir büyük gücün eksikliği Gazze saldırıları ile birlikte artık fazlasıyla hissedilmektedir.

Eskiden Osmanlı denince sömürge akla gelirdi. Çoğu kimseler Osmanlıların Arap âlemindeki mevcudiyetini bir işgal olarak değerlendiriyor, hatta İngilizlerin Mısır’ı, Sudan’ı ve Fransızların Kuzey Afrika’yı işgalinden bahsederken kullandıkları dilden daha ağır bir dille Osmanlı’ya saldırıyorlardı.

Oysa hakikat hiçte göründüğü gibi değildi. Kurtuluş Savaşı’nın ardından içine girdiğimiz “Sömürgeci Osmanlı” sloganı bize aslında, Avrupa emperyalizminin sinsi propaganda makineleri tarafından empoze edilmişti.

Emperyalizm Osmanlı topraklarında nereye işgalci olarak girdiyse ora halkına, Osmanlı’yı işgalci bir güç olarak ülkelerinin tepesine çullandığını ve onları sömürdüğünü, kendilerini ise ‘Kurtarıcı ve uygarlaştırıcı’ bir kahraman olarak gösterme telaşına düşüyorlardı. Amaç, Osmanlı’yı işgalci gösterip kendi sömürü düzenlerini temize çıkarmak, meşruiyetlerine zemin hazırlamaktı. Bu, Cezayir’de böyle, Kırım’da böyle, Suriye ve Irak’ta da vs… böyle olmuştur.

Hazırladıkları zeminin meyvelerinide alımıyor değillerdi.

Araplar büyük kardeşi, yani Osmanlı’yı emperyalizme, “Büyük kardeş tarafından yürütülecek kardeşçe bir yönetim” yerine emperyalizme boyun eğmeyi tercih ediyorlardı.

O Anadolu köylüsünün paralarıyla inşa edilen Hicaz demiryolu bile her şeyi anlatmaya yeter aslında. Araplar, kendi keselerinden tek kuruş çıkmadan dünyanın en modern bir demiryolu tesisine sahip olmuşlardı. Hangi güç Arap-İslam alemini birleştirecek böylesi büyük bir projeye imzasını atardı?

Kaldı ki, bizde de böyle değil miydi durum. Okul kitaplarımızda yakın bir zamana kadar Araplar hakkında benzer iftiralar yazılı değil miydi? Araplar bizi arkadan vurdu, lafları bize kakalanırken, Arap çocuklarına da ‘Osmanlı sizi soydu soğana çevirdi’ masallarını belletmemişler miydi?

Tabi burada ‘Araplara iftira’ derken bir toplumdan bahsediyorum. Yöneticilerden ve nerelere hizmet ettikleri belli olanlardan değil.

Vel hasıl yııllar boyu birbirimize durduk yerde kinlendik durduk.

Oysa Osmanlı hangi İslâm beldesine girmişse orduyu oluşturan askerler orada hemen sivil hayata karışmış, halkla birleşmiş, evlilik, ticaret vb. yollarla neredeyse kendini hissettirmez hale gelmiştir.

Nihayetinde şimdilerde bir kez daha bizim gibi Arap aydınları da sanki uykularından uyanıyor gibilier. Görüyor, bakıyor, okuyor ki, Arab’ı Türk’e, Türk’ü Kürd’e, Kürd’ü Çerkez’e kötületenler, kırdıranlar, düşman edenler aynı mihraklar. Şerif Hüseyin’in nasıl oyuna getirildiğini Lawrence’in hatıralarından öğreniyorlar. Ve işte o zaman “Biz ne yaptık?” diye dövünüyorlar ister istemez. Umarım yanılmam ve yeniden gaflete düşmezler.

Evet, biz ne yaptık?

Nietzsche’nin dediği gibi, güneşi nasıl silebildik ufuklarımızdan, okyanusu nasıl içebildik? Güneş de, okyanus da, anlaşılıyor ki, ümmetin vahdetinin tezahürü olan Osmanlı imiş. Osmanlı, Ahmed Midhat Efendi’nin deyişiyle, bütün maddi tezahürlerin ötesinde “bir mana-yı mukaddes” imiş. Yani Osmanlı aslında yabancı bir madde değilmiş. Sen, ben, o, yani biz imiş.

Bizim yüzümüzmüş. Kendi yüzümüz.

Osmanlı’dan bu yana yıllar geçti, bugün Osmanlı denilince bırakın “İslamcı” kesimleri, artık bir zamanlar ona karşı olan liberal ve solcuları, gerçek Atatürk’ü tanımamış -ya da işine geldiği için öyle –  sözde bazı Kemalist çevrelerin bile tüyleri eskisi gibi diken diken olmuyor, onu en azından sanatıyla, edebiyatıyla, mimarisiyle, son zamanlarda ise emperyalizme direnişiyle yüceltmenin yollarını arıyorlar. Bunun en çarpıcı misalini Sultan II. Abdülhamid’in 1909’den bu yana geçirdiği dönüşümde bulabiliriz. 1940’larda Abdülhamid’i savunmak cesaret isterdi, bugünse neredeyse ona saldırmak cesaret istiyor!

Kim ne derse desin; Bizim kanlarımızda Osmanlı kanı mevcuttur…

Şu anda bile pek çoğumuzun soyu Osmanlı’dan gelmektedir. Osmanlılar kesinlikle Fransız, İngiliz, İspanyol veya Amerikalılar gibi değildiler.

Müslüman büyük bir gücün yokluğu, Müslümanların kendi tarihlerini yapma ve kendi otonomilerini uygulama kapasitelerinin ciddi anlamda sınırlandırılması anlamına gelmektedir.

İslami bir büyük gücün yokluğu, Müslümanların küresel düzeyde temsil edilmemiş halde kalmalarından başka neyin göstergesi olabilir ki? Ve şu günlerde de bunun örneklerini iliklerimze dek yaşamıyor muyuz?

Şimdilerde gizli perdeler ardında Arap zirvelerinin Biden’ın kurmayları ile ardı ardına toplandığını duyuyoruz; temel mesele ise İsrail’e ne kadar boyun eğileceği. Bu vazgeçiş ve boyun eğişin binde birini Osmanlıya yapsaydılar şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanmaz mıydık?

Tarih işte bazen bu kadar acımasız bir tokat gibi çarpar yüzümüze.

Vesselam,

Simytech     Sifa